TARIMSAL BİYO-ÇEŞİTLİLİK

Türkiye, Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki köprü konumu, üç iklim kuşağına sahip olması ve Pleistosen dönemde buzulların daha az etkisinde kalması gibi nedenlerle bitkisel yönden büyük bir zenginliğe sahiptir. Yaklaşık üçte biri endemik, 9.000’den fazla çiçekli bitki ve eğreltiden oluşan olağanüstü bir flora ve habitat çeşitliliği içerir. Konumu ve biyolojik zenginlikleri, insan topluluklarının tarihöncesi dönemlerden bu yana Anadolu’yu seçmesini sağlamış, bu toprakları bir çekim merkezi yapmıştır. Günümüzden 10.000 yıl önce bu biyolojik çeşitliliği ve iklim koşullarının uygunluğu nedeniyle tarımın en erken uygulamalarına beşiklik eden Anadolu, dünyadaki birçok ekonomik bitki türünün de anavatanı, gen merkezidir. Anadolu’da binlerce yıldır farklı kültürlerin katkılarıyla gelişen bu tarımsal çeşitlilik, günümüzde tarım politikaları, küreselleşme, nüfus artışı ve diğer sosyo-ekonomik nedenlerle hızla azalmaktadır. Bu azalma, gelecek kuşakların besin kaynaklarını tehlikeye attığı gibi kültürel çeşitliliğin de kaybolmasına neden olmaktadır. 

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın yayınlarında ülkemizdeki 27.7 milyon hektarlık tarım alanlarının % 9.2’sinin (2.424.000 hektar) meyve üretiminde kullanıldığı ve 2000 yılı verilerine göre toplam meyve üretiminin yıllık 13 milyon tona ulaştığı belirtilmektedir. İstatistiklere yansıyan bu sayıların büyük bölümü ticari üretimi kapsamaktadır, ancak kırsal kesimde gıda güvencesini ve çeşitliliğini sağlayan ürünler yerel çeşitlerdir. Bu yerel çeşitlerin korunması, yaygınlaştırılması için onları sadece bir “gen kaynağı” ve “islah malzemesi” olarak değil, yüzlerce yıllık bilgi birikimiyle oluşturulmuş, her mevsim farklı lezzetlerde meyve yemeye olanak sağlayan bir miras olduğunun fark edilmesi, kaydedilmesi ve bilginin genç kuşaklara aktarılması gerekmektedir. 

Biyoçeşitlilik, paraya dönüşebilirliği için değil, gelecekte kırsal toplulukların en değerli hazinesi olacağı için korunmalıdır (FAO 2004).




YASALAR

Korumanın yasalarla sağlanması mümkün olmamakla birlikte yasaları bilmek bize bazı uygulamalarda güç vermektedir. Ülkemiz biyoçeşitlilik sözleşmelerine imza atmış bir ülkedir. Aşağıda bu konuda yararlanılabilecek bazı yasalara değinmenin yararlı olabileceğini düşündük.

1992’de Rio Zirvesi’nde imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, 1996 yılında onaylanmış ve14 Mayıs 1997 yılında ülkemizde yürürlüğe girmiştir. http://www.bcs.gov.tr/

Biyolojik Çeşitlilik web sitesinde bulunan “Tarımsal Biyoçeşitlilik Konusunda İş Programı” bizim proje kapsamımızla örtüşen en önemli belge niteliğindedir. http://www.bcs.gov.tr/sitetr/TematikAlanlar/TarımBiyolojik Çeşitliliği/Tarım İşProgramı/tabid/139/Default.aspx

Bu metin, genel amaçlar, yaklaşımlar, kılavuz ilkeler yanı sıra faaliyetler, paydaşlar gibi pek çok alanı kapsamakta ve 2010 yılına dek planı açıklamakla birlikte içinde “köy çeşitleri” sözcükleri geçmemektedir. Konumuzu ilgilendiren vurgular: kapsamla ilgili olarak: “Çiftçilik sistemlerinin dahili bir parçası olan ağaç genetik kaynakları, otlak ve mera türleri de dahil olmak üzere bitki genetik kaynakları”; ve kültürel bağlamda: “Gıda üretimi ve gıda güvenliği için ve bunlara destek olacak şekilde tarımsal biyo-çeşitlilik ve tarımsal ekosistem servislerinin sürdürülmesinde çiftçiler ve yerli ve yerel toplulukların bilgileri, buluşları, yenilikleri ve uygulamalarının değerlendirmesini temin etmek” maddelerine yer vermektedir. 

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK


Bu proje bir pilot proje olarak çok kısa bir süre önce başlamasına karşın çok hızla yol almış ve pek çok kişinin ilgisini çekmiştir. Sunum yaptığımız her yerden (Sivas- Yerel Lezzetler Şenliği; Erzurum- 4. Bahçe Bitkileri Kongresi; Antalya- Kent Müzesi Projesi Konferansları) ve konuştuğumuz her kişiden olumlu tepkiler ve yardım teklifleri aldık. Bu somut ilgi, projenin değişik bölgelerde gönüllü kişilerce sürdürülebilirliğine olan umudumuzu arttırdı. Özellikle çalışma alanımızda, bilgi aldığımız kaynak kişiler, onların ya da atalarının diktiği, geliştirdiği, koruduğu bu yerli çeşitlerle ilgilenmemizden, onlarla ilgili bilgileri kaydetmemizden sevinç duymakta ve bizim ilgimiz bu ürünlere ‘yeni bir değer’ kazandırmakta. Bulduğumuz her yeni çeşidi onlarla paylaştığımızda ve kaybolduğunu sandıkları bir çeşidi bulduğumuzu öğrendiklerinde gösterdikleri ilgi ve sevinç görülmeye değer. Özellikle Datça bölgesinde arazide bizi gören hemen her kişi: ‘Elisabeth, kaç çeşit oldu incirler?’ diye sorarak ilgilerini göstermekte, kendi bölgelerinde var olan yerli incir ve badem çeşitlerinin fazlalığından gurur duymaktaydı. 

Datça’da varlığı saptanan 57 payamdan (badem) ancak 3-5 çeşit erken çağlası nedeniyle iyi para getirdiği, diğer birkaçı iri badem çeşitleri olduğundan yaygın, ancak diğerleri oldukça az bahçede kalmıştır. İncirde sadece Datça’da 52 yerli çeşit bulunmuş olmasına karşın hala bir incir çeşidi bulunamamıştır. Elisabeth Tüzün’ün 13.08.2007 tarihli mesajından bir alıntı bu incirin kültürel boyutuna işaret ettiği gibi projenin sürdürülebilirliği konusunda hangi kaynaklara dayanmamız gerektiğini de göstermektedir:

‘Eskidenberi ünlenmis "Geredet inciri" ni bulamadık; en erken olgunlaşan incirmiş.
Bu yüzden tezcanlı insanlara "geredet gibisin" derlermiş. Ama bu inciri bulamamış olmamız bu çeşidin yok olması anlamına gelmeyebilir. Çünkü buradaki insanlar kendilerince son kaldığını sandıkları ağaçtan dal alıp üretiyorlar. Benim bu çalışmamdan heyecanlanan bazı köylüler kendiliklerinden bölgelerinde yok olma tehlikesini kavrayınca hemen çoğaltma girişiminde bulundular.’ 


Kırsal kesimde insanların azalan yerel çeşitlerinin farkına vararak bahçelerindeki, bağlarındaki anaçlara bunlardan aşılamaları elbette çok olumlu, istenen, umulan sonuç; ancak uzun vadede güvenilecek bir yöntem olabilir mi diye sormalıyız. Bugüne dek çalışma grubu olarak resmi kanalları, muhtarları, yerel belediyeleri, ilçe tarım teşkilatlarını kullanmadan yol aldık. Projenin ikinci aşamasında özellikle yerel belediyelerden, il/ilçe tarım teşkilatlarından ilgilileri üreticilerle biraraya getirerek korumak ve sürdürmek için yerel kişilerin neler önereceklerine kulak vermek istiyoruz. Yerelden gelmeyen hiçbir çözümün uzun vadede sürdürülebilir olamayacağına, projeler bittiğinde ya da maddi destek sona erdiğinde sönüp gideceğine inanıyoruz. 

Projenin sürdürülebilir olması, varolan çeşitlerin bir kısmının pazarlanabilme olanaklarının geliştirilmesine de bağlı hiç kuşkusuz. Bunda da ‘artı değer katma’ yönteminin bir çözüm olabileceğini düşünmekteyiz. Eldeki her çeşit meyve iri, verimli, parlak, sulu ve çok lezzetli değil, ancak hepsinin bir adı, hikayesi ve özelliği var: kimi çok erken meyve veriyor, kiminden çok iyi pekmez yapılıyor, kimi kışa dayanıklı ve en önemlisi çoğu fazla su, gübre, ilaç istemeden yaşamını ‘kendiliğinden ekolojik’ olarak sürdürüyor. Bu özelliklerini öne çıkarmak, duyurmak, tanıtmak, ekolojik ve sağlıklı oluşlarını vurgulamak ve bunları yetiştirmenin yerel kimlikle, yerel mutfakla ilişkili oluşunun altını çizmek satış/ talep dengesini yerli çeşitler lehine çevirebilir diye düşünmekteyiz. 2008 içinde yayıma hazırlamayı düşündüğümüz Muğla Yerli Meyveler Kataloğu bu tanıtımda önemli bir katkı sağlayabilir. Interaktif websitemizin de katılımcı bir yaklaşımla insanları kendi yörelerinde benzer çalışmalara teşvik edeceği umulmaktadır. Projenin başka yerlerde tekrarlanabilirliği ve yayılımı büyük maddi destekler gerektirmiyor. Kirazlı Ekolojik Derneği, Emanetçiler Derneği ya da Buğday Derneği gibi derneklerin, kooperatiflerin, yerli kişi ve kurumların, gönüllü işbirliğiyle köy çeşitlerinin (sadece meyve değil sebze, baklagil ve tahılların) sürdürülebilmesi muhtemel görünmekte.


 

© 2008 MEYVE MİRASI, Muğlanın Yerli Meyveleri Kültürel Miras, Veritabanı ve Koruma Projesi